Yönetmen: Hadsiz Küçük Tanrı

Sinema, bir kişinin iradesi ve isteği

dahilinde yapılan bir sanattır.”

Metin Erksan

 

 

Şimdi, şöyle bir pratikle başlayalım, en sevdiğin filmi düşün: Majid Majidi’den Bacheha-Ye Aseman mı? Ya da Cristopher Nolan’dan Dark Knight? White Cat Black Cat, Perfume: The story of Murderer, Turtle Can Fly, Kingdom of Heaven, Tesis, Snowpiercer, Pi ya da Sevmek Zamanı, tanrıılığına işaret eden tanrıdan, merhum Metin Hoca’dan…
metin2Bilindik fikirleri bilinmedik kelimelerle, renkler ve notalarla yeniden söyleyen, üzen, yaralayan, maziye götüren, atiye sürükleyen, tahrip eden, tehdit eden, tahdit eden, tehcir eden, mahcup, mahzun, mahmur eden, var olmayan şehirlere, var olmayan zamanlara, var olmayan insanlara götüren, var olanın sihriyle, pisliğiyle, dibinde kalanıyla ters köşe edip, suratta beş parmak izi bırakan, düzgün olanı çarpıtıp, çarpık olanı beyaz bulutlar ardına gizleyen, önce göze, sonra beyne, primer görme korteksine, sonra rûha, sonra kalbe hücum eden filmler…
Ve tanrılar, demode yöntemleri olmayan. Artık klaketler aydınlatıyor yeryüzünü ya da karanlığa gömerek cezalandırıyor.

 

Muhayyilesini, sınırları belirsiz beyninin oyunlarını, fantazilerini, rüyalarını, rûhûnun ve kalbinin tüm gediklerini
makaralara boca eden bi’ tanrı var. Ağzından çıkan tek sözle yıkılıp yeniden kurulan habitatlarda, sevdiriyor, saydırıyor (her iki anlamda da), kadınları, adamları, çocukları, ağaçları, köpekleri, devletleri, hayâlleri öldürüyor, sonra diriltiyorlar. Bi’ adamı, bi’ binada yıllarca tutsak edip, serbest kaldığı ilk gün öz kızının koynuna sokan da bu tanrı, küçük bi’ kıza, kardeşine iliğini vermeyi reddettiren de. Bi’ ceylanın peşinde benliğini kaybettirdiği adama, bi’ suyun başında kendini bulduran, hayatı cesaret gerektiren hiçbir işin uğrağı olmamış bi’ kadına, sınırlar ve devletler, askerler ve erkekler çiğneten de. Bi’ telefon kulübesine, bi’ tabuta, bi’ açmaza, bi’ sevdaya, bi’ ideale, bi’ sapkınlığa, bi’ ikileme, bi’şefkate, bi’ iktidara, bi’ esârete, bi’ nedâmete, felâkete, ihânete mahkûm eden, kabzeden, fırlatıveren tanrı…

 

perfumeSeyircinin algı yolları, bu tanrının elini tokmağında tuttuğu kapının ardında. Bu tanrı, iki sekans arasına durduran, yön değiştirten, en başa döndürten makaslar koyarak, tebâsı doğayla, hayatla, vakayla, dimağını titreten uçurumların, soluğunu kesen çıkmaz sokakların, evsizlere yurdolmuş metrûkun önüne bırakıyor seyirciyi ansızın. Ufuk çizgisinde göğü okyanusla bir edip, yersiz, yönsüz, karasız, zamansız koyuveriyor.

 

Perdenin, camın karşısındakini, siyah beyaz dengeyi kuran sayının etrafında döndürerek, yeniden ve yeniden mutlak muğlaklığın sınırlandırında gezdiriyor. Kesif bi’ dikta, keskin bi’ hükümranlık kuruyor her defasında. “Kuramlara, idealara, fikirlere bağlı olduğunu” söylese de hep, nihâî amacı; ister estetik algıyı güçlendirerek hayatı yaşama biçimini lezzetlendirmek olsun, ister saf kötülüğü ispatlamak, varlığının ve iktidarının tanınması, başlangıçların ve bitişlerin sahibi olan bu tanrının…

 

Ve sen farkında olmadan bi’ enkaz bırakıyor, inşâsına destek olduğunu sandığın anlam ülkende. Beyninin, rûhûnun her şehrinden, yıkıntıların üzerinden sarsılmadan inen, kahverengi trençkotlu, küstah bi’ tanrı ayrılıyor. Tekrar gelmek, salondan, mutfaktan, duvarlara astığın, çekmecelere rastgele doldurduğun fikirlerinden, hislerinden ve kurmacalarından kalanları molozlarına ayırmak için…

Post Tags
Share Post
Written by

Mutsuz sonlu, mutlu sonsuz filmlerin makaralarının peşinde koşarken sinemayı sahi saymaya başlayan adam... Eleştirmen değil, çok da bildiği yoktur: izler, hisseder, soran olursa da söyler. Buraya da soranlara anlatmaya geldi.